Pazar, 24 Ekim 2021
.
.
Durmuş Sarpkaya
MİTOSLAR ÇOBANLAR MÜZİK VE İKTİDAR

MİTOSLAR ÇOBANLAR MÜZİK VE İKTİDAR

Mitoloji, insanlık için otokopili bir ilk kâğıttır. İnsana ve doğaya ilişkin her ne varsa, her şey önce, bu otokopili ilk kâğıda resmedilmiştir. Mitoslar ise olay örgüleriyle ve kahramanlarıyla bu resmi oluşturan parçalardır. Mitolojik zamandan bu güne kadar gelen bütün tarih ise bu otokopili ilk kâğıdın altında yaprak yaprak sıralanan kopyalardır. Bu otokopili kâğıda çizilen ilk manzaranın soluk kopyalarındaki figürler olarak bizler, “Güneşin altında yeni bir şey olmadığını’’ asla unutmamalıyız. Eğer bizler bu gün, olan biteni net tahlil edemiyor, olguları ve olayları tam anlamıyla betimleyemiyorsak sebebi, ‘‘güneşin altında yeni bir şeyler” arıyor oluşumuzdur.

Bizler bütün yaşadıklarımızla, resmin çizildiği ilk günden bu yana; bütün tarihimizle, sahnemizle, dekorumuzla, sahnedeki karakterlerle, kısacası her şeyimizle ilk resmin kopyalarıyız. Dolayısıyla kendimizi, yapıp yarattıklarımızı, sanatımızı, bilimimizi anlamak ve kavramlarımızın netleştirip anlaşılır hale gelmesini istiyorsak, yapmamız gereken şey bu otokopili kâğıda çizilen ilk resmi görmektir. Bu ilk resmi net şekilde gördüğümüzde; önermelerimiz daha doğru, yargılarımız daha tutarlı olacaktır.  

Kavramlarımızla, bilimimizle, sanatımızla mitosların ya da bu ilk resmin tekrarıysak, o zaman sıralanan bu kopyalar üzerinden geriye giderek, sahip olduğumuz kavramların, olguların ve değerlerin jeneolojik (akrabalık) ilişkisine dair araştırmaya girişmemiz gerekir. Bu yazılama, başlıktan da anlaşılacağı üzere: “Mitoslar, çobanlar, müzik ve iktidar kavramların jeneolojik ilişkisi nedir?” sorusuna amatörce bir cevap arayışıdır.

İktidar fikrinden, iktidar kavramından muzdarip olanlar veyahut iktidarlardan yaka silkenler; ilk ozanların çobanlar olduğunu ve iktidara giden yolun ozan çobanlarca açıldığını biliyorlar mı? Müziğin hemen her zaman iktidarların payandası olduğunu hiç düşündüler mi? Böyle bir soru da: “Durup dururken bu da nereden çıktı?” diyorlarsa, vakit kaybetmeden, her şeyimizle tekrarı olduğumuz bu otokopili o ilk kâğıda dönüp bakmaları gerekir.

Öncelikle “çoban ve iktidar” ilişkisini anlamak için bu otokopili ilk kâğıttaki figürlerden biri olan Çoban Tanrı Pan’a gitmemiz gerekir. Pan: ‘‘Tamamen bir çoban tanrıdır, en önemli uzuvlarının bazılarını sürülerdeki hayvanlardan almıştır.’’ Bunun yanında Pan: “Dağlık Arkadia'da küçükbaş hayvanların, çobanların tanrısıdır. Keçi ayaklı Pan, Hermes'in oğludur. Pan, çoban kavalını sever. İnsanların, hayvanların uyuduğu kızgın, ıssız yaz öğlelerinde birdenbire, beklenmedik gürültüler koparır, dört bir yana 'panik' ve korkular saçardı.’’  ‘‘Bilindiği gibi Hermes çobanların ve sürülerin tanrısı olarak ilk akla gelenlerden biridir. Hermes, doğumundan itibaren sürülerle ve çobanlarla sıkı bir ilişki içindedir.’’

               Çobanlık yapmayanlar bu satırlarda nelerin anlatıldığını görebiliyorlar mı acaba? Çobanlıkla ilgili bir deneyim olmadan yukarıdaki satırlardan bilgi türetmek galiba biraz zor görülüyor galiba. Yazın kızgın ve kavuran öğle sıcaklarında kırda, kaya ve ağaç gölgelerinde dinlenen koyun ve keçi sürüleri, durduk yere, birden bire ‘‘Pan’ik’’ halinde etrafa dağılırlar. Böyle bir olay gerçekten de doğanın kendisinde vardır. Her çoban böyle bir tecrübeye sahip olmuştur. Antik Yunan, hayvanların durduk yere birden bire etrafa dağılmalarını, Tanrı Pan’ın ani bir şekilde ortaya çıkıp yarattığı gürültüler sonrasında oluşan ‘‘Pan’ikle’’ açıklar.

               Birden bire hayvanlarda oluşan bu ani ‘‘Pan’ik’’ halini dindirmek ve sürüyü sakinleştirmek için çoban kavalına sarılıp, ritim tutturur.  Dolayısıyla çobanlar, doğanın kaotik halindeki gürültüye, düzenli gürültüyle ilk karşılık verenlerdir. Aynı zamanda çobanlar; gürültüye, gürültüyle karşılık verdikleri için doğadaki varlıklarla kendi aralarına ilk sınır koyanlardır.

İşte bu durum, müziğin doğuşuna işarettir. Hem de girişte bahsedilen ilk resimde belirgin çizgilerle mevcuttur. Hayvanlar sessiz bir ortamda dinlenirken, aniden oluşan panikle dağılmaları ve sonrasında da hayvanları toparlanmak için çobanın ritme başvurmasının ve kavala sarılmasının nelere yol açtığını Jacques Attali bize, şu cümlelerle özet geçer: ‘‘Gürültüyle birlikte düzensizlik ve onun karşıtı müzik doğdu. Müzikle birlikte iktidar ve onun karşıtı, bozgunculuk doğdu. Gürültülerde hayatın şifreleri, insanların arasındaki ilişkiler okunur: Yaygara ve Melodi, Ahenksizlik ve Armoni…’’  

               Pekiyi sonrasında ne oldu? Sorusunun cevabı da bu satırlar değil midir?   “Gürültü ya da ses, önce sınır ve sonrasında mahremiyet belirler.” Çıplak doğa içinde, çıplak sesimizle kaldığımızda; çıkardığımız gürültünün sınırı, çapı egemenliğinizin sınırı ve çapıdır.  “Kuşların ve çobanların alanlarını işaretleme aracı olan gürültü, aslı itibariyle iktidar düzeni içinde kayıtlıdır: Mülkiyeti belirler, bir kuvvetin sınırlarını işaret eder, bir alanı sahiplenmeyi belirtir, o alanda söz dinletme ve yiyeceğini bulma -yani hayatta kalma- imkânı sağlar. Mahremiyet de belirler”

               Melodi ve armoninin olduğu yer, yaygara ve ahenksizliğin karşısında düzene işaret eder. Yaygara ve ahenksizlik ise melodi ve armoni karşısında kaosu gösterir. Öğle sıcaklarında ani “Pan’ik” haliyle; etrafa dağılan hayvanlar, çobanın gürültüye verdiği cevapla, toplanıp sakinleşir ve kaos, düzenle yer değiştirir. Müzik, düzenli bir gürültü olduğuna göre, çobanın kaval sesinin ulaştığı her yer yani çobanın çıkardığı gürültünün sınırları; kuvvetin, gücün, mahremiyetin sınırları anlamına gelir. Böylece çobanın çıkardığı gürültünün ulaştığı sınırlar, “iktidar düzeni içinde kayıt” altına alınır.

               Gerek çobanın panik halinde olan sürüyü toparlamak için çıkardığı seslerin gerek, sarıldığı kavalıyla yaptığı müzik, bir yandan kaosu düzene çevirirken, bir yandan da iktidarın sınırlarını ve mahremiyetin sınırlarını belirlemiş oluyor. İktidar kendi içinde bütünlüklü ve ilişkili bir organizasyon olduğu için müzik, çobanın düzeni sağlamasında olduğu gibi,  bu organizasyonda düzenleyici ana unsurlardan biri haline geliyor. Leibniz: “Büyük besteciler dinleyiciyi heyecanlandırmak ve endişelendirmek için pek çok kez uyumsuz akarlar kullanırlar, böylece sonu merak eden dinleyici, her şey düzene girdiği zaman daha da büyük bir neşe duyar.’’ der. Uyumsuz akarlar karşısında heyecanlanan dinleyici, her uyumlu melodi sonrasında duyduğu neşe, iktidarın sürekli talep edilmesini de beraberinde getirmektedir.

Bunun için, “Müzik, kontrol altına alınan panik organizasyonu, endişenin neşeye, ahenksizliğin ahenge dönüşme imkânını” veriyor. Dolayısıyla: “Gürültü kontrolü yoksa sesleri tahlil etmek, işaretlemek, sınırlamak, eğitmek, baskı altında tutmak ve kanalize etmek için kanun, iktidar da yoktur.” Böylelikle çobanlar, Tanrı Pan’ın yarattığı paniğe ve kaotik gürültüye, melodi ve armoniyle karşılık vererek paniği, yani doğal olan kaotik gürültüyü kontrol altına alıp, düzenli gürültüyü yani müziği yaratmış ve sonrasında da iktidara giden yolu açmışlardır.

Bu yolun açılmasından sonra müzik, her zaman iktidara hizmet etmeye başlamıştır. “Moliere: ‘Müzik olmadan bir devlet ayakta kalamaz’ der.” Böyle olmakla birlikte iktidar, kendini var eden müziği tehdit olarak görür. Nietzsche’nin Dionyssosça taşkınlık dediği şey bu noktada ortaya çıkar. Bu taşkınlıkla müzik bir iktidarı yıkarken, bir diğerini inşa eder. Yeni bir iktidar inşa ettiğinde, kendini bu sefer özgürlük talebi olarak ortaya koyar. Onun için bütün bağımsızlık hareketlerinin her yerinde ve devletlerin kuruluşlarında müzik vardır. İktidarlar müzikle gelir, yeni bir iktidar talebi olan müzikle de giderler.  Anadolu’da hak ettiği cezaya çarptırılanların ardından tef çalınması, müziğin iktidarı yıktığının işareti değil midir?

İktidarın müzikle gelip, müzikle gittiğini gören iktidar sahipleri: “… Halkın müziklerinden korkmakta, köylerin şarkılarını da yasaklamaktadır. Yönetimin merkezileşmesine karar vermeden önce müziğin merkezileşmesine ihtiyaç duymaktadırlar.” İşte bunun için bütün devletler, toplumları kontrol altına almaktan çok, müziği kontrol altına alma çabası içine girerler.

Devletler müziğin merkezileşmesine ihtiyaç duydukları gibi Tanrılar Panteonundaki Tanrılar da müziği merkezileştirmişlerdir. Müziğin Tanrılar Panteonunda merkezileşmesini Çoban Tanrı Pan’ın babası olan Hermes’in, sadece Zeus’a elçilik yapmasından biliyoruz. ‘‘Hermes, Maia ve Zeus’un oğlu olarak dünyaya geldiği ilk gün ayaklanıp kaplumbağa kabuğundan yaptığı lirini çalarak etrafta eğlenir. Kırlarda dolaştığı bir gün Apollon’un korumasındaki inekleri çaldığı için tanrı Apollon’u öfkelendirir. İçinde bulunduğu öfkeyle Apollon, Hermes’i alıp baş tanrı Zeus’un yanına götürür ve Zeus’un ona bir ceza vermesini ister fakat Hermes elindeki liri o kadar güzel çalıyordur ki Apollon ve Zeus lirden çıkan büyüleyici sesten çok etkilenirler. Zeus’un yanına ceza alma düşüncesiyle gelen Hermes, büyüleyici sesli lirinin sayesinde onun daha hızlı olmasını sağlayan bir çift kanatlı ayakkabı ve kanatlı başlık alarak tanrıların habercisi olmuştur. ’’4

Hermes burada sadece Zeus’a habercilik yapar. Zeus’tan diğer tanrılara, Zeus’tan insanlara haber götürür yani söz taşır. Kısacası Hermes merkezi gücün kontrolü altındadır. Dolayısıyla Hermes deyince, merkezileşmiş söz, merkezileşmiş müzik akla gelmelidir. Çünkü: “Müzik, iktidarın olmadığı bir cepheye bağlı kalmayı reddeder.”  Ölülere kılavuzluk eden Hermes Yunan mitolojisinde aynı zamanda söz ustasıdır. Söz ve müzik arasında birebir bağlantı, söz ve iktidar arasında da oluşur. Nietzsche: “Halk şarkılarının düzenlenmesinde dilin bütün gücünü, müziğe özenme yoluyla, ortaya koyduğunu görüyoruz.” der. Dolayısıyla söz, her zaman müziğe doğru akar ve ona öykünür.  

Hermes’in Doğuda terziliğin piri, Batı da ise Söz’ün piri olarak bilinir. Terziliğin piri olarak İdris; aslında Yunan mitolojisindeki Hermes’ten başkası değildir. Terzilik ve söz kavramları arasında bir bağlantı kurulabilir mi? Evet, kurulabilir. Bu iki kavram, bilhassa birbirini tamamlayan kavramlardır. Çıplak ve zavallı insana ateşle gelen bir hediye olarak söz, insanı çıplaklıktan koruyan kıyafet olmuştur. Heidegger’in: ‘Dil, varlığın evidir’ deyişini, ‘Söz, insanın kıyafetidir.’ şeklinde ifade edersek, sanırım meramımızı daha net anlatmış olacağız.

Sona gelmişken şimdi başa dönüp, otokopili ilk kâğıttaki resme bakıp: “Güneşin altında yeni bir şey olmadığını’’ gördükten sonra Jacques Attali’ye tekrar dönelim. Jacques Attali: “Gürültü kontrolü yoksa sesleri tahlil etmek, işaretlemek, sınırlamak, eğitmek, baskı altında tutmak ve kanalize etmek için kanun da, iktidar da yoktur.” diyor. Devamında: “Müzik, dine paralel bir stratejidir: Din gibi o da "bağlar"; din gibi o da korkuyu kontrol altına alır ve teselli eder.” diyor. Jacques Attali bunu demişken, bütün bunların üstüne bir de “Çoban Peygamberler” gerçeğini ortaya koyalım. Bu gerçeği ortaya koymadan, dinlerin neden iktidar talep ettiklerini görmek mümkün olur mu?

Kaynakça: Gürültüden Müziğe, Jacques Attali    

                     Mitoloji Sözlüğü, Azra Erhat

                     Mitologya, Edit Hamilton

                     Ahmet Say, Müzik Tarihi

                     Çoban Kitabı, Emine Gürsoy Naskalli

                                                                                                 Durmuş Sarpkaya

Yazar İçeriğini Paylaşın :

Emoji ile tepki ver!
  • 0
  • 0
  • 0
  • 0
  • 0
  • 1 Yorum
  • Yorumu Gönder
  • DAHA FAZLA SONUÇ YÜKLE